Rüstem Çetinkaya

Temmer Marble Yönetim Kurulu Başkanı
Türkiye İhracatçılar Meclisi Sektörler Konseyi Üyesi
İstanbul Maden İhracatçılar Birliği Başkan Yardımcısı

1977 yılında İstanbul’da doğan Rüstem Çetinkaya, İstanbul Bilgi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nden mezun olmuştur.

Rüstem Çetinkaya 1998 yılında kurduğu Temmer Mermer’in o günden bu yana Yönetim Kurulu Başkanlığını yürütmektedir.

2006 – 2008 yılları arasında, İMİB – İstanbul Maden İhracatçıları Birliğinde Yönetim Kurulu Üyeliği yapmış olan Çetinkaya, 2014 – 2018 yılları arasında ve 2018’den bu yana 2 dönemdir Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı yapmaktadır. Türk İhracatçılar Meclisi Sektörler Konseyi’nde yer almaktadır. TIM A.Ş. Turkish Trade Center Yönetim Kurulu Üyeliği görevini üstlenmektedir.

Bunun yanı sıra sosyal sorumluluk kapsamında, çeşitli vakıf ve derneklerde de görevlerde bulunan Çetinkaya, gelecek nesil mimar ve mühendislerin doğal taş konusunda eğitilmeleri amacı ile üniversitelerde misafir olarak malzeme dersi vermektedir.

Çetinkaya, Afyonkarahisar Organize Sanayi Bölgesindeki işletmelerde oluşan iş gücü ihtiyacını karşılamak için 2017 – 2018’de mekatronik ve metal alanlarında eğitim ve öğretime başlamış olan Aral Anadolu Teknik ve Meslek Lisesi ile eğitim sektöründe de faaliyet göstermeye başlamıştır.

İngilizce bilen Rüstem Çetinkaya evli ve iki çocuk babasıdır.

Yazılar

Maden Turizmi

  • Madencilik, turizmle buluşunca nasıl olur?

    ABD’den Kanada’ya, Malezya’dan Şili’ye dünyanın bir çok ülkesindeki #maden ocakları şimdilerde müze olarak binlerce, hatta yüzbinlerce misafir ağırlıyor.

    Birkaç örnek vermek gerekirse, Güney Afrika’daki Big Hole (Büyük Çukur)… Dünyanın insan yapımı en büyük çukuru olan maden sahasının derinliği 240 metre ve 170 hektarlık alana yayılmış durumda. 1914’te üretimi durduran madende 50 bin işçi, 13.6 milyon karat yani 2 bin 720 kilo elmas çıkardı. Şu anda Güney Afrika’nın en dikkat çeken turizm destinasyonlarından biri. Yakın zamanda UNESCO Dünya Mirası listesine girecek gibi görünüyor. Belçika’daki Blegny #Kömür #Madeni #Müzesi bu listeye 2012’de girdi, burayı yılda 160 bin kişi ziyaret ediyor. Şili’deki Humberstone güherçile rafinerisi ise 2005’te bu listeye girdi. Romanya’daki Cluj kentinde yer alan “Salina Turda Salt Mine” adlı eski bir tuz madeni ise tam bir Disneyland.

    Ancak en ünlüsü ise Polonya’nın Krakow kentinde. 13’üncü yüzyılda kurulan, 8 asır çalışan bu maden ocağı; her yıl 1 milyondan fazla turisti ağırlıyor. Asırlık kiliseleri bile bulunan, duvarları sanat eserleriyle dolu maden, 1978’da Dünya Miras Listesi’ne girdi.

    Anadolu dünyanın en eski maden #ocaklarına sahip.

    Ama nedense #turizmle buluşturamıyor

Madenciliğin, Müzenin, Para Biliminin ve Jeolojini Babası

  • Sanayide kullanılan 90 madenin 77’si Türkiye’de var. Kimilerine göre 3, kimilerine göre 5 trilyon dolarlık maden, topraktan çıkarılmayı bekliyor. Bu kadar zenginliğe sahip Anadolu, en eski maden ocaklarının da ev sahibi. Örneğin bakır, 4 bin yıl önce Ergani’de çıkarıldı. Oysa dünyada ilk maden teknik okulu Avusturya’da 1736’da kurulmuşken, biz ilk mühendisin yetişmesi için 102 yıl bekledik.

    2’nci Mahmut’un Paris’e gönderdiği İbrahim Edhem, 1838’de ilk maden mühendisimiz oldu, Milli Madencilik politikasını da 1862’de Maden Nizamnamesi ile başlattı. Maden eğitimine odaklandı, başarılı olamadı. Siyasete atıldı, Paşa oldu, Sadrazamlık yaptı. İbrahim Edhem Paşa, devlete 6 çocuk emanet etti.

    Bir oğlu İsmail Galip; Türk nümizmatiğinin kurucusu oldu ve toprağın altındaki paralara değer kattı. Bir oğlu Halil Ethem; toprağın altı yani jeolojiye katkı sağladı. Bir diğer oğlu Kaplumbağa Terbiyecisi; Osman Hamdi Bey; toprağı kazdı, ilk müzeyi kurdu.

    İlk mühendisimiz İbrahim Edhem Paşa; sektörün, müzeciliğin, jeolojinin, nümizmatiğin babası olarak tarihe geçti.

    En az 3 trilyon dolarlık maden toprağın altında.

    İbrahim Edhem Paşa’nın 1.5 asır önce başlattığı Milli Maden Politikası da bize bıraktığı en önemli emanet doğrusu.

Taşın Tarihi

  • Çeyrek asır önce cep telefonu yoktu. Yarım asır önce internet, 1 asır önce bilgisayar, 1.5 asır önce telefon, 20 asır önce ise kağıt yoktu.

    Taş Devri’nde insan, gördüklerini çizmek, yaşadıklarını anlatmak için önce taşa sığındı. Duvarlara ailelerini, hayvanları, çiçekleri çizdi. Ardından en önemli ayrılık doğdu; alfabe ve dilleri icat etti…

    Tarih, taşla başladı. Çin, Roma, Aztek, Hint veya Mısır gibi her büyük medeniyetin tarihi taşlarda gizli.

    Bizim de tarihimiz taşlara işlendi. Orta Asya’da başlayan Türk tarihinin miadı Kırgızistan’daki Tanrı Dağları’nın bir kolu olan Aladağ zirvesinde bulunan Saymalı Taş isimli yerdi.

    3.500 rakımlı bu zirvede 10 bin kaya üzerine 100 bin resim çizildi; yaklaşık 8 bin yıl önce. Biraz daha ileride; Moğolistan’daki Orhun Vadisi’nde bulunan Bengü Taşları ise farklı bir öneme sahip bizler için. 1889’da bulunan Göktürkler’e ait bu taşlar, en eski yazılı Türk kaynağı oldu.

    Türk adını kullanan ilk devlet Göktürkler, ilk Türk alfabesini buraya yazdı, ilk yazılı belgemiz oldu. Geçmişe yönelik merak edilenler aydınlandı. Gelenekleri, örf-adetleri, yönetimi, devlet ve milletin karşılıklı vazifelerini, askerlik sanatının inceliklerini öğrendik bu taşlardan.

    Kağıt yoktu, telgraf yoktu, telefon yoktu.

    Tarihimizi taştan çıkardık doğrusu…

Ankara’nın Taşına Bak…

  • Dünyanın en büyük şirketi ABD’li Walmart’ı duymayanınız yoktur. 523 milyar $ ciro yapan Walmart’ın büyüklüğü Türkiye’nin 4’te 3’ü… Drew Barrymore ise bizim kuşağın önemli yıldızı. E.T, Batman, Çarli’nin Melekleri filmlerinin yıldızı Barrymore’dan bahsediyorum.

    Peki, Walmart ve Barrymore’u bir araya getiren ne? Yanıtı: Ankara…

    Geçtiğimiz günlerde dünya basınında ilginç bir habere denk geldim. ABD’li bir stilist, Barrymore’un tasarladığı ve Walmart mağazalarında satılan yastıkların kopya edildiğini ileri sürmüş. Walmart’ta her biri 900 dolara (6.300 TL) satılan yastıkların kendi tasarımı olduğunu iddia eden stilist, ABD’li aktristi ve Walmart’ı dava etmiş. Haberde asıl önemli olan tasarımın bir Türk taşını model alması.

    Yastıklarda kullanılan taş, Ankara-Çubuk’tan çıkarılan, biz madenciler için pek yatırımlık görmediğimiz Agat Taşı. Enfes bir görüntüye sahip Agat, dünyada çok popüler. Genelde takı olarak kullanılıyor ve birkaç santim boyunda. Türkiye’deki rezervi 2 milyon tonun üzerinde.

    Walmart’ta sadece tasarımı 900 dolara satılan, kendisinin ise binlerce dolara vardığı Agat Taşı, ne yazık ki Türkiye’de pek tanınmıyor. Batı’da ise pek popüler… Yani özetle, değerlerimize daha fazla değer katamıyoruz. Ve Ankara’nın taşına, sadece bakıyoruz.

Kriz Fırsatı, Fırsat Markayı Doğurur

  • 1880’lerde ABD’deki “Altına Hücum” döneminde en çok aranan, toprağı yaracak bir alet.

    Benjamin Hold’un şirketi Hold Company’nin pulluklarının yok sattığı yıllar.

    Hold’un hayatını değiştiren iki olaydan ilki bir fotoğrafçı ile işte o zaman yaşanır. Charles Clement, fotoğrafını çektiği aracın hareketlerini bir hayvana; tırtıla (Caterpillar) benzetir. Rengi ve ismiyle dikkat çeken Caterpillar için asıl kırılma ise 2’nci Dünya Savaşı’nda yaşanır. ABD’de her şirketin savaşa yönelik üretim yaptığı dönemde Caterpillar, Beyaz Saray’ın “Mühimmat üretin” teklifini kabul etmez. Dahası “Bırakın toprağı kazacak teçhizat üretelim” fikrine ikna eder.

    Buldozer ve traktörler üretilir, cephelere gönderilir. Uçak pistleri, yol, siper yapımı gibi işlere soyunur Caterpillar.

    Savaşın sonunda araçlar geri dönmez ve o ülkelerde bırakılır. İncelenir, beğenilir. İlk uluslararası müşterilerle işte o zaman tanışılır.

    Küreselleşme yoluna ilk kez bu yolla giren, Caterpillar şu anda 100 binden fazla çalışana sahip. Krizi fırsata, daha doğrusu bir markaya çeviren Caterpillar için söylenecek söz çok var.

    Pasifik Donanma Komutanı Amiral William Halsey’in “Bu savaşın kazanılmasına en büyük katkıyı bu buldozerler yaptı…” sözü bunlardan biri…

Taşların Rengi

  • Dünyanın en eski, en görkemli ibadethanelerinden biri olan Ayasofya, biz mermerciler için tam bir bilgi hazinesi. Sadece 5 yılda tamamlanan Ayasofya’nın yapımı için İmparator Justinianus, inşaatı mimarlara değil, bilim adamlarına emanet etti. Fizikçi İsidoros ve matematikçi Anthemius’un tasarladığı bu eser için malzemeler üretilmedi, toplandı.

    İmparator , Ayasofya’nın görkemli olması için, kendisine bağlı şehirlerden en güzel parçaları göndermesini istedi. Aspendos, Efes gibi antik kentlerden taşlar getirildi.

    Lübnan’daki Baalbek ve Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan getirilen sütunlar Ayasofya’nın güçlenmesini sağladı.

    Artemis’ten getirilen sütunlar neflerde, Mısır’dan getirilenler ise kubbeleri destekledi.

    Beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, yeşil somakiler Eğriboz’dan, pembe mermerler Afyon’dan, sarı mermerler Kuzey Afrika ve Suriye’den getirildi.

    Yetmedi Mısır’dan kırmızı, Yunanistan’dan yeşil porfir taşları geldi.

    Sultan Mehmet Han’ın tarihimize hediye ettiği, 15 asırlık bu eşsiz eser,yıllardır UNESCO’nun Dünya Mirası listesinde.

    Kullanılan malzemeler nedeniyle de dünyanın en renkli yapısı olarak nitelenen Ayasofya’yı diğerlerinden ayıran işte bu: Tarih ve coğrafyayı, matematik ve fiziği, doğu ile batıyı, yani bütün renkleri birleştirmesi…

Soyadlarımız Nereden Geliyor?

  • Ocak’ta doğdum. Emek verdiğim mermer ocağında değil; 1977’nin Ocak ayında.

    Doğduğumda Süleyman Demirel, Başbakan’dı. Rauf Denktaş, Ada’da çözüm yolu için çabalıyordu. Ahmet KAYA, ilk kez Ruhi Su türküleriyle müziğe adım atmıştı. 8 filmde birden rol alan en iyi kötü adam Erol Taş’ın popüler olduğu yıldı. İzzet Altınmeşe ve Nuray Hafiftaş, türküleriyle meşhurdu o dönemler. Gençlik dönemimde İzel-Çelik-Ercan 3’lüsü yeni meşhur olmaya başlamıştı.

    2002’de; sadece Fenerbahçe’de değil, dünyada da tek bir takımda 1 numaralı formayı en uzun süre giyen isim; Volkan Demirel, tuttuğum takıma transfer olmuştu.

    Fark ettiyseniz dayanıklılığı ifade eden maden ve metaller adlarımızı süslemiş. Nedeni de yaşadıklarımız. Orta Asya’da göçebe bir hayat tarzını benimseyen atalarımız, coğrafyanın zorluğuna karşı dayanıklı oldu.
    Zor yolları kat ettiler. Zamanla kaya ve taş kadar güçlü oldular. Demir kadar dirençli, çelik kadar dayanıklı… Dayanıklılığımızı soyumuz hediye etti. Bir de soyadlarımızı.

    Nüfus İşleri Genel Müdürlüğü’nün verileri bunun özetiydi. Dünyanın aksine, maden ve taşa yönelik en fazla soyadını kullanan ender ülkelerdeniz. Düşünün, en fazla kullanılan 4 soyadından 3’ü toprak ve madenle ilgili. Demir, Kaya ve Çelik

    Bendeniz; Rüstem Çetinkaya.

Mermerin Marmara’da Başlayan Öyküsü

  • İlk kullanımının Neolitik dönemde başlandığı söylense de kesin olarak bilinen Marmara Adası’nın mermer açısından bir cevher olduğu. Eski Yunanlıların “Marmaros” dediği adada yer alan mermer ocakları, 3 bin yıl öncesinde İstanbul’daki yapılarda kendine yer buldu.

    Ardından Anadolu ve Avrupa’nın diğer kentleri…

    Marmara’dan türeyen mermer işte bu nedenle dünya dillerinin yarısına benzer harflerle girdi. Fransızca, “marbre”, İngilizce “marble”, Almanca “marmor”, İspanyolca marmol… Fince, Katalanca, Rusça, Arapça, Ermenice, Hırvatça, İtalyanca, Portekizce… Dünya dillerinin yarısı mermer kelimesini Marmara’dan çıkarılan bu taştan aldı.

    Önce mermerden mutfaklar, banyolar yapıldı. Sonrasında evlerimizin diğer bölümlerine girdi. Kütüphanelerde, saraylarda kullanıldı. Tac Mahal gibi ebedi aşkın sembolü oldu.

    İşlendi, sanatla buluştu. Pieta, Musa’nın Hükmü, Bacchus, Davut gibi şaheserler ortaya çıktı. Bu heykeller Michelangelo’ya ait. “Ben heykel yaratmıyorum, o taşların içinde zaten varlar. Ben sadece fazlalıkları alıyorum” diyen Michelangelo’nun bu heykellerinin tamamı mermerden yapıldı.

    Bizler; binlerce yıldır toprağın altından, yoğun emeklerle mermer çıkarmaya devam ediyoruz.

    Değer yaratmak, değer katmak için…

    Şimdi sıra katma değerde